“Kıçımın aydını” diye literatüre yerleşmiş güzide bir terimimiz var. Bunlar, tüm Türk tarihimiz boyunca reformizmi savunmuş. Ama Atatürk’ün temel aldığı reformizden çok uzak bir şekilde. Bu kıçımın aydınlarının Ermeni soykırımını kabul etmek gibi ilerici ve hümanist (lan?) hareketlerinden sonra bu aydınların geçmişteki icraatlarını düşündüm. Var olanı bozmayı reform sanan bu kişilerin bizi nasıl bir “seks” kölesi haline getirdiklerini…Medenileşelim derken, “metallerin birbirine sürtmesi sırasında çıkan ses gibi bir sesi olan hanımkızcağızlarımızın kaset çıkartmak için yaptıkları”nın aynısını yapmıştık. Onun bunun altına yatmıştık. Yaptık bunu. Gerçekten.


Bu yazıda kendi düşüncelerim de var, ama okunan, düşünen, irdeleyen bir yazar olan Attila İlhan’ın bakış açısıyla düşüncelerimi desteklemeye çalıştım. Hadi beni s.ktir edin, bari ona inanın. (Cem Yılmaz esprileriyle de günü iyi kurtarıyorum ha, neyse.)
<!–more–>
Öncelikle tartışacağımız konunun ne olduğunu tam olarak anlayalım. Konu, Türklerin Osmanlı’dan bu yana geçirdiği kültürel değişim bir yozlaşmamı, yoksa gelişme mi? Örnek aldığımız batı, gerçekten önümüzde somut, ideal bir örnek mi, değil mi?
kültürel değişme ne zaman başladı diye sorgularsak, Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemlerde bile bu değişim sürekli vardı. Çünkü bu imparatorluk bir milleti bırakın bir ümmeti bile barındırmıyordu; her dilden, her dinden insan yaşıyordu sınırlar dâhilinde. Fakat merkezi otorite çok güçlü olduğundan asıl Türklerin kültürleri bu çeşitlilikten çokça etkilenmiyordu.
Ne zaman ki, Karlofça, Pasarofça anlaşmasıyla Osmanlı’nın askeri üstünlüğünün bittiği görüldü, o vakit Osmanlı; İngiltere ve Fransa’nın, Rusya’yı oyalamak, onu hoş tutmak için ortaya attığı bir oyuncak haline geldi; işte o zaman kültürel çalkantılar yaşanmaya başladı.
Tanzimat Fermanı’nı Tanzimat-ı Hayriyye diye biliriz. Azınlıklara bazı haklar verilmiştir, ülke içerisinde yatay eşitlik sağlanmıştır; hayırlı bir olaydır diye anlatılmıştır hep. Ama bu konuda iki kitap okumuş herkes bilir ki ( bkz: tartışmalarda iki kitap okuyan herkes şunu bilir ki eşiği) Tanzimat fermanı ile azınlıklar, çoğunluk ile eşit hale gelmemiş, ötesinde ayrıcalıklı bir konuma gelmiştir.
Tanzimat ile Avrupa’yı Türkiye’de tutmanın tek yolu, onu burada tatmin etmekten geçiyormuş gibi davranıldı. (bkz: seks oyuncaklarıyla cinsel yaşamı renklendirmek) Kültürel ve dinsel hoşgörü başka bir boyuta taşındı, ticarette azınlıklar bazı ayrıcalıklar elde ettiler.
Fermanın ilanından sonra ülke içerisine büyük bir peder, rahip akını başlamıştır ve sayıları katlanarak artmıştır. Takdir edersiniz ki s.keyim işime yaramayan kilisenin papazını. Mektebi sultani gibi birçok yabancı sermayeli, özünde misyonerlik faaliyetleri taşıyan, kültürü sarmaya çalışan okullar pıtrak gibi çoğalmıştır. Mektebe-i sultani’nin hangi okul olduğunu biliyoruz: Galatasaray Lisesi… Attila İlhan, bu ve benzeri okullarda okuyan öğrencilerin, ömürleri boyunca hep birbirlerini desteklemelerini, birbirlerinden hiç kopmamalarını ve her yerde “biz Galatasaray liseliyiz” demelerini,  yabancı bir kültürle yetişmiş olmalarından ve halkın diğer kısmından soyutlanıp onlara yabancılaştıkça birbirlerine daha çok sarılmalarına bağlar. Hani yabancı bir ortamda bir tanıdık görünce asılmış yüzünüz güler, gider sarılırsınız ya ona, işte öyle bir şey.

Dönemin aydınları olan jön Türkler, gerçekten iyi niyetli olsalar da, bazı gerçekleri ya görmediler, ya da görmezlikten geldiler. Medeniyeti yakalamanın tek yolunun batılılaşmak olduğunu kendilerine kabullendirdiler; bunun içinde örnek aldıkları Fransa’yı, İspanya’yı kusursuz olarak görmeye çalıştılar. Oysaki o dönemde, Fransa da bulunduğu durumdan kendini kurtarmaya çalışıyordu. Jonestown olayı gibi birçok olay meydana gelmişti. Neydi bu olay? Hayattan bunalan, bir beklentisi kalmamış zengin insanlar, tarikatlara giriyor, önderleriyle beraber siyanür içerek, kendini asarak topluca intihar ediyorlardı; hayatlarına özendiğimiz batıda bir bunalım söz konusuydu. Bize eşitlik istediğini söyleyerek Tanzimat’ı imzalatan Fransa’da 60ların sonuna kadar, kadınlar pantolon giyemiyor, denize giremiyorlardı. Laik Fransa’nın laik televizyonlarında her pazar kilise ayinleri yayınlanıyordu. Skolâstik eğitim veren kiliselere, devletin verdiği maddi ve hukuki destek devam ediyordu. Yani Osmanlı halkına gösterilmeye çalışılan Fransa değildi örnek aldığımız. O dönem Fransası, “büyük abdestlerini pencereden aşağıya atan, kadınlarının kulak arkalarının pislik dolu olduğu” pis bir ülke olarak tanımlanabilir. Tarafsız, modern bilim yaptığını düşündüğümüz Fransa’nın tarih kitaplarında Türkler’in adı hiç geçmez; en başarılı savaşlarımızda bile sadece “avcılıkla ve toplayıcılıkla geçinen kabileler” diye anılırız. İşte bu kadar medenidir Fransa, bu kadar tarafsızdır.
<img src=”http://btocakci.wordpress.com/files/2009/04/inonu.jpg?w=219” alt=”inonu” title=”inonu” width=”219″ height=”300″ />
Evet, sanat bakımından Avrupa’nın gerçekten ileri olduğu bir gerçektir; peki bu başarının kaynağı ne idi, maddi kaynağı neydi, bu noktaya gelebilmek için neler yapmıştı Avrupa? Bunu en iyi Kongolu gençlerin “bizim atalarımız uzun boylu, beyaz tenli, sarışın adamlardı” sözü anlatıyor. Sömürgecilikle beraber kültürün de yok edilmesi, tarihin değiştirilmesi, sömürülen ülkelerin, dillerine tiksinerek bakmasını sağlamak, aydınlarının halktan koparak sömürgeler gibi davranmasını sağlamaktı amaçları. Ülkesinde muadili olan sanatçıların Avrupa’daki örneklerini ilahlaştırmak, yine buradakileri umursamamalarını sağlamak, hep bu kendi kültüründen uzaklaştırma taktiğidir. Peki, bu taktiği uygulamak çok mu kolaydı, hiç mi direniş olmadı? Oldu elbette, ama bunu da kırmanın bir yolu vardı; kan dökmek… ABD, kömür ocaklarını, Kızılderili kanlarıyla suluyordu, Avrupalılar da Afrika topraklarını… Pek gönül rızası sayılmazdı yani. İlhan şöyle bir soru soruyor bize:
“bir komşunuzun duvarlarında muhteşem resimler olsa, dışarı muhteşem nağmeler yayılsa evin içinden, hoş sohbetler yapılsa, saygı duymaz mısınız onlara? Peki, tüm bunlara ulaşmak için kömür ocaklarını Kızılderili kanlarıyla suladıklarını bilseniz de aynı saygıyı gösterip aynı samimiyetle elini sıkar mısınız?”
İşte yaptığımız bunları görmezden gelip, batı kültürü iyidir tabusuyla gözümüzü kapatmak ve geçmişimizden kopmak…
Kendi kültürüne yabancılaştırılan, kendi diline, tarihine, sanatına iğrenerek bakması sağlanan ülkelerden biri de biz değil miyiz? Kongo’da yapılanlar size bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu?
“lisede ’sophokles’ okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş, batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki ‘Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlana Dante’den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti. “Evet, gerçekten de eski edebiyatımız hor görülüyordu, divan şiirini hor görme eylemini yapan en ünlü gruplar da İkinci yeni ve Garipçiler idi. Bu iki sanat akımı divan şirini küçük görmüş, aruz, vezin, kafiye gibi özelliklerin yalnızca bir ayak bağı olduğunu düşünmüşlerdir. “bize dayatılan şiir anlayışını kökünden değiştirmektir amacımız, edebi sanatları kullanmadan, halka inerek. “ der Mehmet Fuat. Aynı akımdan olan İlhan berk,”şiir sadece bir güzelliktir ve bir güzelliğin bir şeyler anlatma mecburiyeti yoktur.” demiş ve yalnızca sesli harflerden oluşan bir şiir yazmıştır. Yani topluca, sanatımızı geçmişten koparmaya, şiirin içini boşaltmaya çalışmışlardır.
Attila İlhan bu iki akıma da şiddetle karşı çıkmaktadır. Çünkü bu şiirlerin, toplumsal gerçeklikle, şiirin özüyle alakasının olmadığını, özümüzün divan edebiyatı tarzı olduğunu düşünür.
Zamanın aydınları olan Jön Türkler bir konuda öncüydü: Onlarla beraber kendi kültürümüzü küçük görmeye başladık; kendi kültürümüzden kurtulmayı medenileşmek zannettik. Edebiyatçılarımız batıya özendikçe halk onları anlamamaya başladı, halk onları anlamadıkça kendilerini soyutladılar, kendilerini soyutladıkça hırslandılar, hırslandıkça yaptıklarında inat ettiler, halka öfkelenmeye başladılar ve halktan tamamen koptular. Böylece halk için yapılan sanat, halktan tamamen koptu. Herkes kendisine yabancıydı artık.
Bu kaçınılmaz sonun sebebi çok açıktı: “Örnek aldığımız batı ülkelerinin hiçbirinin 10 yüzyıllık bir İslam geçmişi yoktur, hiçbiri Orta Asya’dan bazı değerler getirmemiştir, hiçbirinin sanatının bileşimi, Bizans, Arap, Acem, Türk, Ermeni vs. kültürlerinin Anadolu’da zaman içinde kaynaşarak yoğunlaşmaları sayesinde meydana gelmemiştir. Yani hiçbirinin kültürü bizimkisi değildir. Bizim kültürümüz de onlardan hiçbirinin kültürüne benzemez. “ yani onların edebi tarzına uyum sağlamaya çalışmak, başlı başına temelsiz bir bina inşa etmeye çalışmaktır.”
Doğu ve batı arasındaki kültür farkını Rudyard Kipling şu vecize ile anlatır: “ doğu doğudur, batı da batı bunlar hiç bir zaman bir araya gelemeyecektir.”

Bir benzetmeyle de somutlaştırır bu fikri kafamızda Attila İlhan:
“hidrojenle oksijeni bir vakum tüpüne koyup, uygun koşullarda elektrik verirsen su elde edersin. Şekerin içinde de hidrojen, oksijen ve karbon vardır. Üçünü uygun koşullarda tepkimeye sokarsan şeker elde edersin. Şimdi suya karbon katarak şeker elde edebilir misiniz? İşte bunu yapmaya çalışıyoruz: Önceden tepkimeye girmiş, o koşullara göre şekillenmiş Avrupa kültürüne kendi değerlerimizi ekleyerek yeni bir kültür yaratmaya çalışmak. “
Atatürk kendi devrinde tüm bu, batıya benzeme çabasına karşı koymaya çalışmış, modernliği, ümmet anlayışından kurtulup millet anlayışına geçtiğimiz zaman yakalayabileceğimizi sezmiş, bunun için Türk tarih ve Türk dil kurumlarını kurmuş ve dil kurumunun esaslarını belirlemiştir. Buna göre, yabancı kelimelere karşı sırf Türkçe olsun diye uydurma kelimeler bulunmayacaktı, gerekirse Osmanlıca’dan da kelimeler alınabilecekti yani eski dilden tamamen kurtulmak söz konusu değildi.
Atatürk’ün farklı olduğunu gösteren en önemli durum ise, hiç bir zaman boynunu eğmemiş olmasıdır; döneminde sık sık Avrupalılar ile karşı karşıya gelinmiş ve Avrupa hiç bir zaman bize, küçük bir çocuğu oyalar gibi davranamamış, kültürünü bu kadar kolay aşılayamamıştır.
Atatürk’ün kültür danışmasını ise Gazi’den farklı düşünüyordu.
”a/ …bizim ‘devrim’ dediğimiz hareketin amacı, bu ülkeyi batı ülkelerine benzetmektir: devrimcisi ile, gelenekçisi ile…”
”b/ …biz görüyoruz eksiğimizi: yunanca öğrenmedik, Latince öğrenmedik, Avrupalıların eğitiminden geçmedik; onun için, ne denli uğraşsak, Avrupalılar gibi olamıyoruz, buna üzülüyoruz…”
”c/ …gençleri, kendilerine hür edebiyatı öğreterek kurtarabiliriz. Eski Yunaneli’nin, eski Roma’nın edebiyatını; Platon’un, Aristophanes’in, Eripides’in, Herakles’in, Vergilius’un eserlerini okusunlar; onların etkisi ile Avrupa edebiyatlarının eserlerini okusunlar…”
yani geri kalmamızı, yunanca ve Latince öğrenmemiş olmamıza bağlıyor. Ataç.
2.adam İnönü de ataç gibi düşünüyordu. O da Atatürk gibi ulusal bir değişim yerine evrensel bir değişimden yanaydı. Evrensel denilen şey de özünde Latince ve Yunanca bir değişimdi. Bunun için Yunanca eğitimi veren klasik liseler açıldı. Yunan klasikleri, yardımcı kitap diye öğrencilere dayatılmaya başlandı. Böylece İnönü’nün bu “totaliter” yönetimi döneminde kültür emperyalizmine yenik düşmeye başladık, ulusal konuları ele alan, halkı önemseyen “Anadoluculuk” akımı ülkenin dört tarafında etkisini yitirmeye başladı. Osmanlıca, eski Türkçe hor görüldü ve halk geçmişinden iyice koptu. Bu sözüm ona ilerici devrim köy enstitüleri ile kırsal kesimlere, halkevleri ile de şehirlere yayılmaya, halka zorla benimsetilmeye çalışıldı.
Böylece kendisinden 2 kuşak önce yazılan edebi eserleri anlamayan bir nesil ortaya çıktı.
Böylece Zekai Dede’yi dinleyerek büyüyen bir neslin ardından, dolmuşta bile Beethoven dinliyor diye el üstünde tutulan bir nesil ortaya çıktı. Daha da kötüsü bunu matah bir şeymiş gibi anlatan aydınlar pıtrak gibi çıktı her taraftan. Hayır bu aydın dediğimiz halk kısmı, bugün Avrupa şapka yerine fes taksa fes takalım diyecekler, kadınları mesela çarşaf giymeye başlasa “haydi çarşaf giydirelim kadınlarımıza” diye ortalara dökülecekler. Bir özentilik yani, başka hiç bir şey değil. Hepsi Atatürk’ü anlayamamış olmaktan kaynaklanmıyor mu?
Attila İlhan’ın şu sözüyle de tartışmayı bitiriyoruz:
“Şimdi bakın ne diyorum, eğer bugün Attilâ İlhan bir halt olabilmişse, elbette, onları da okuduğu için olabilmiştir: Nezihe Muhittin, Güzide Sabri, Mebrure Sami, Mükerrem Kamil, Cahit Uçak. Bu sözüm, herkesin kulağına küpe!”