In this area you can put any information you would like, such as: special offers, corporate motos, greeting message to the visitors or the business phone number.
This theme comes with detailed instructions on how to customize this area. You can also remove it completely.
foks, adı üstünde bir köpek, ama tilki gibi böyle, cingöz.
atatürk de bildiğiniz lider.
liderler cingöz olan ne varsa sever. insan da olsa hayvan da. o yüzden foks’u da çok seviyor.
atatürk aynı zamanda bir insan. bu yüzden evine insanlar gidip geliyor. e sevilen biri olduğundan çok fazla misafiri var.
bir ayet inip de “peygamberinizin evine gitmeyin, o yoruluyor, gitmeden haber verin, az kalın” diye uyarmadığı için, atatürk de misafirlerine çok değer verdiğinden onları evinden uzak tutamıyor. gelen misafir saatlerce oturuyor. bir köpeği saatlerce odaya kitleyemeyeceği için atatürk foks’u serbest bırakıyor. bu da, sehpaların altına giriyor, misafirlerin pantolonlarının paçalarını yiyor, kemiriyor, parçalıyor.
bundan mahçup olan atatürk, terzisine bu pantolonların aynısını yaptırıyor ve sahiplerine gönderiyor.
bunu farkeden misafirler başıyor cingözlüğe. eski pantolonlarıyla gidiyor ve paçalarını foks!a yediriyorlar. böyle böyle gardroblarını yeniliyorlar. cingözler. cingöz dedik ya, atatürk bu yüzden onları da seviyor ve sesini çıkartmıyor.
dostlarım, şimdi bir özet çıkartacağım.
hani atatürk’ün yaşamında neredeyse hiç özel mülkiyeti yoktur ya, ha işte bunun iki sebebi vardır:
1- mal düşkünü olmaması ve her şeyini milletine adaması.
2- foks.
buna para mı yeter? yetmez.
kendi üzerimden bir genellemeye gidicem şimdi. tümevarasım var.
sosyal hayatta başarılı olmak istiyorsak kendimizi sevdirmeli ve toplumda bizi kabul etmiş insanların varlığını kanıtlayarak bunlara yenilerini eklemeliyiz. değil mi zuzucuklarım?
kendini sevdirdiğini göstermenin en iyi yolu bir sevgiliye sahip olmak.
“Kıçımın aydını” diye literatüre yerleşmiş güzide bir terimimiz var. Bunlar, tüm Türk tarihimiz boyunca reformizmi savunmuş. Ama Atatürk’ün temel aldığı reformizden çok uzak bir şekilde. Bu kıçımın aydınlarının Ermeni soykırımını kabul etmek gibi ilerici ve hümanist (lan?) hareketlerinden sonra bu aydınların geçmişteki icraatlarını düşündüm. Var olanı bozmayı reform sanan bu kişilerin bizi nasıl bir “seks” kölesi haline getirdiklerini…Medenileşelim derken, “metallerin birbirine sürtmesi sırasında çıkan ses gibi bir sesi olan hanımkızcağızlarımızın kaset çıkartmak için yaptıkları”nın aynısını yapmıştık. Onun bunun altına yatmıştık. Yaptık bunu. Gerçekten.
25 Nisan 2009′da İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin düzenlediği sempozyumdaydım.
Acemice ama gayet iyi niyetle hazırlanmış bir sempozyumdu.
Hepimiz Anar’ın yüceltileceğini, yüceltilmese bile ne bileyim pohpohlanmasını bekliyorduk. Murat Belge ile başlayan dalganın ardından öyle olmayacağını düşündük. Kişi hakkında yeterli bilgisinin olmadığını belirten Belge’nin kısa konuşmasından sonra ( hepimizin ezbere söylediği ses-nefes ilişkisinden dem vurdu yalnızca ) Ahmet İnam yüreğimize su serpti. Anar’ı tam da istediğimiz gibi tasvir etti. Biraz rahatladık.
Continue reading…

eskiden böyle bir şey vardı. insanlar tatile, geziye gittikleri anadolu’nun ücra köylerinde ara sokaklara girer, yerel halkla konuşur, halini hatrını sorarlardı. köylüler de ziyaretçileri ağırlar, yeri geldi mi konaklatırdı. hoş beş yapılır, evin kızının çeyizlerine bakılır, bakraçlar dolusu süt ikram edilir, ağaçlardan kayısı toplamaya gidilirdi. şimdi herkes değişti. asosyal değil belki ama sevimsiz ve samimiyetsiz bir hal aldı insanlar. gidiyorlar, uzaktan köylülerin resimlerini çekiyorlar, üç beş de manzara resmi, sonra da facebook’a falan koyup “çok gezginiz biz hacı, öyle böyle değil, anadolu gördük, paris gördük, süperiz” mesajı veriyorlar.
Radikal fikirler sunmak istemiyorum ama son aylarda nevroz ve sonuçlarına kafayı taktığımdan hakkında çok düşünüyorum. Gözüme herkes nevrotik gelmeye başladı, öncelikle kendim tabii ki de… Niçe falan için de nevrotiğin kralı demek istiyorum, yazı da hazırladım ama gel gör ki radikal fikirler sunmak istemiyorum. Genciz, ateşliyiz, bir yanlış yapmayalım. Haydi selamün aleykim beybiler, seksi canavarlar sizi.
İnsanların daha çok acı çektiklerini anlatmak istemelerinin ardında nevrotik hak talepleri yatar. Karşılanmamış, giderilmemiş hak talepleri, herkesten çok mutlu olma istekleri; bunun için gerekli özelliklerin kendilerinde herkestekinden fazla olduğu inancı yüzünden kenara itilmişlerdir; başkalarının hayatlarının geneline bakmadan belirli noktalarda kendilerinden çok üstün olduklarını gördüğü insanlara açıkça kin besler; onların kişiliğine hakaret ederek kendisini rahatlatır. Bu da yetmezse dünyanın adaletine sığındığını söyler. Bu mutsuzluğunun karşılığı olarak onlara kin duyma hakkını kendinde görür. Bu da yetmezse acıyı çekenin kendisi olduğunu ve buna karşılık mutluluğu hak ettiğini savunur. Bunun için de çektiği acıları ballandıra ballandıra anlatır. Kişi, usdışı hak taleplere sahip olduğu ve bütün insanların bu haklarına saygı gösteremeye mecbur olduğu iç dünyasından gerçek dünyaya döndüğü anda kafası bulanır, en basit “gerçek dünya” haklarını bile savunamaz hale gelir. Birinden ödünç verdiği kalemi isterken bile aşırı bir çekingenlik gösterir. Çünkü iç dünyasındaki sınırsız özgürlüklerinin ne kadarına gerçek hayatta sahip olduğuna karar verememiş, algılayamamıştır. Bu kararsızlık daha büyük sorunlara neden olacaktır. Bu kararsızlıkla eyleme geçmeye cesaret edemez, mutlak bir atalete düşer; bu arada mutlu olması gerektiğine inancı da hala alevlidir. Bu ikilem onu hırçınlaştırır.
hayatta hiçbir şeyden bu kadar emin konuşamam ama bu sefer çok net ve kesin konuşacağım sevgili dostum.
istanbul’un şaşasından ankara’nın bürokrasi grisi çirkinliğine her ulaştığımda iç hesaplaşmalar yaşarım ve hayat muhasebesi yaparım.
bekar evinden, anneanne evinin zamana direnik (direnik?) ve dahi zamanın olmadığı salonuna geçtikten sonra anneannem uyuduğunda gelir bu düşünceler aklıma.
Continue reading…
- aşkım sence de biraz hızlı gitmiyor muyuz?
hayır, hızlı gitmiyorduk. yalnızca dünya bizim tersimize gidiyordu, bağıl hız vardı, yapacak bir şey yoktu ve hızlı gidiyor gibi gözüküyorduk.
- nasıl yani, dedim. kapattığım köşeden gol yemiştim. bir dahakine “sence de biraz hızlı gitmiyor muyuz” diyen ben olmalıydım. darlandım. dar alandım. daralandım. boncuk boncuk terledim. elimi radyoya uzattım. müziğin sesini biraz kıstım. ibreye göz ucuyla baktım. haklıydı. hızlı gidiyorduk. insan boş ve düz yolda hızı anlamıyor. hayat da aynı değil mi zaten, düz ve uzun, bir bok anlamıyor insan giderken. ( allah da belacığını versin talha.)
Continue reading…