dilimize “dava” adıyla çevrilen franz kafka romanı.
en güzel yanı, ezici bir çoğunluğun bu kitabı “bürokrasinin eleştirisi” olarak algılamasına rağmen çok farklı alegoriler ile ilişkilendirenlerin de olması. ben de kendimce ( kafka’nın yaşamını da göz önünde tutarak ) yaptığım çıkarımları özetledim naçizane.
dava, insanın bir “kul” olarak yargılanışını anlatıyor.
— spoiler —
k. ne olduğu, neden olduğu bilinmeyen bir sorgulamaya tabi tutuluyor, neden sorgulandığını sorduğu vakit hiçbir cevap alamıyor. sorgulandığı odaların ciddiyetsizliği, yüksek yargıçların odalarının bile ağaçların üzerinde olması mahkemenin ciddiye alınmaması gerektiğini gösteriyordu. k. da başlangıçta davayı gerçekten önemsemiyordu. mahkeme salonunda sesini yükseltip nutuklar atıyor, birilerinin fikirlerini değiştirdiğini sanıyordu. bir tarafta sessiz, sakin oturan “elit(?)” tabaka varken bir tarafta da konuşmaları yeri gelince coşkuyla alkışlayan bir kitle vardı. bu iki grubun oturma düzeninin sağ-sol diye nitelendirilmesi tesadüf olmasa gerek. sağ tarafta oturanların daha banal ve coşkulu olması da hiç tesadüf değil… k.yı davanın içine sürükleyen amcasının da toplumun ta kendisi olduğunu düşünüyorum. ona yardım etmek isterken, onu tam bir çıkmaza sokmaları bakımından.
ne vakit amcası da olaylara müdahale etmeye başladı, işte o vakit işler çığırından çıkmaya, dava k.’nın gündelik hayatına etkimeye başladı. k. meslek hayatına bu olayların etkimesini engellemek için davaya eğilip ona önem verdikçe arkasından iş çevirenlerin sayısı arttı. ona gelecek işleri müdür yardımcısı alıyor, odasını kendi odasıymış gibi kullanıyordu. yani k. kul olarak sorgulanışına önem verip buna kafa yordukça gerçek dünyada başarısızlık, kaybetme yoluna giriyordu. zaten sonu da bu yüzden geldi.
yargılandığı mahkeme tam bir karabasandı ve onu kurtaracak avukatlar da çaresizdi. mahkemenin kurallarını tam olarak kimse bilmiyordu. yargıçlar ve yüksek yargıçlar tarafından yargılanan kişinin dosyası en yüksek mahkemeye gidiyor ve burada ne olduğunu, hatta oranın neresi olduğu bile bilinmiyordu. işte bu katın tanrı katı olduğu, kilisede geçen konuşmalarla da netleştiriliyordu. bir davanın asla düşmemesi, dilekçelerin, belgelerin nereden gelip nereye gittiğinin bilinmemesi; yargıçların sanığı davadan kurtaramaması ve fakat uzaklaştırabilmesi konunun ahir dünyayla alakalı olduğunu gösteriyor.
bu yargıçlar sanığı davadan kurtaramıyor dedik. peki ne yapabiliyorlar? sözde beraat ettirebiliyorlar. bu şu demek: siz beraat ettim diye sevinip evinize giderken, sizi tutuklamaya gelmiş yeni bir ekip görebilirsiniz. şansınız varsa ikinci tutuklama geç olur. avantajı şudur: iki tutuklama arasında mahkeme ile hiçbir ilişki kurmanıza gerek yoktur. sürüncemede bıraktırabiliyorlar: bunda sanığın geleceği sözde beraattakinden daha aydınlıktır. tekrar tutuklanma tehlikeniz yoktur fakat yargıçlarla sürekli ilişki içinde olmanız gerekmektedir. ara sıra da sorguya çekileceksinizdir.
bunlar hep vicdanımızla yüzleşmemiz gibi geliyor bana. bir şeyleri tamamen yok sayarak özgür kalmaya çalışabiliriz ve fakat bilinmezliklerin, pişmanlıkların bizi tekrar ne zaman ele geçireceği bilinmez. ya da vicdanımızla sürekli ilişki içinde olabiliriz. ama bu da saha stresli, daha baskı altında bir yaşam demek olacaktır.
mahkemeden asla kurtulamamanın yani vicdanını rahatlatamamanın sonucu ise tüccarın yaşadıklarıyla anlatılıyor. davasına battıkça batan tüccar, bütün mal varlığından oluyor, avukatının dudaklarından çıkacak iki çift lafı bekliyor, onun için bir şeyler yapıldığında büyük minnettarlık duyuyor; avukatın kölesi oluyor. yani onu vicdanının rahatsızlığından kurtaracak kişiye kul, köle, köpek oluyor. tüccarın avukatın kendisini zille çağırması, onun evinin bir köşesinde yatıp kalkması, horlanması hep bu köpekliği anlatıyor.
mahkemenin düşük yargıçları bile kendilerini en yüksek olarak görüyor ve resimlerini ona göre yaptırıyorlardı. yargıçların, din âlimi olarak gözükmek isteyen sıradan ve cahil kişiler olarak betimlendiğini düşünüyorum. ya da sadece, “daha yukarda kim olduğu bilinmediği için en yukarıda olduğunu iddia eden kişiler”…
sanıkların çaresizliği, mahkemenin bilinmezliği kime ne kadar kıymet verilmesi gerektiğini, kimin ne kadar büyük olduğunun görülmesini engelliyordu. bu da davaların çözüme kavuşturulamamasına, kişinin bir sürünceme içerisinde ölüp gitmesine neden oluyordu.
kilisede rahibin anlattığı hikâye davanın neden sonuçlanmadığını, adalete neden kavuşulamadığını özetliyor:
“
yasaların önünde bir kapı bekçisi vardır. adam bu kapının önüne gelir ve içeri, yasaya girmek istediğini söyler. bekçi ise adama şimdi giremeyeceğini ama ileride belki girebileceğini söyler. adam buna rağmen içeri girmeye davranınca bekçi ‘istiyorsan gir ama içeride benden çok daha güçlü bekçiler var, onlarca kapı var ve her kapıdaki bekçi bir öncekinden daha güçlü öyle ki ben üçüncüsünü gördüğümde bile korkudan kaskatı kesiliyorum’ diyerek uyarır. oysaki adam bu bekçiden bile korkmaktadır. bir şekilde ondan izin koparmak için ona yalvarır, varını yoğunu verir. fakat bekçi izin vermediği için bir türlü içeri girmeye cesaret edemez. yıllar böyle geçer gider, adamın artık beli bükülmüştür yaşlılıktan. bekçiye şunu sorar:’madem herkes yasaya ulaşmak istiyor ve bu o kadar önemli, neden benden başka kimse bu kapıdan girmeyi denemedi?’. bekçi cevap verir: ‘çünkü bu kapı yalnızca sana ayrılmıştı ve sen içeri girmeye cesaret edemedin.’
adam ölmeden önce bir ışık ve açık kapılar görür. bekçi ise arkası sürekli kapıya dönük olduğu için bunları görmemiştir.
“
adam, belki içeri girseydi içerinin bu kadar da zorlu bir yer olmadığını görecekti. ama o, bütün enerjisini ilk kapıda harcadı ve ömrünü burada heba etti. bekçi, içeriyi hiç görmemiş olduğu halde onu engelleyebildi. yani adam, nereyi koruduğunu bilmeyen bir adam tarafından yok yere engellenmişti. bunun tek sebebi, kendisine ayrılmış yasa yoluna girmeye cesaret edememesiydi. yani yasaya, adalete ulaşmasını kendi elleriyle engellemişti.
— spoiler —

