masadasın, erkeklerin dikkatini çekebilecek güzellikte bir kız var yanınızda. kızla daha önceden tanışıklığın yok ama ilgisini çekmek, masadan kalkınca unutulmamak istiyorsun. masanda esmer(opsiyonel), uzun saçlı ve eli yüzün düzgün ya da sarışın yeşil gözlü bir eleman varsa adaletsiz, kahpe, kavanoz dipli bir masadasın demektir. çünkü bunlar senden bir adım önde başlayacaktır. ( burada bir de not düşelim, sarışın, yeşil gözlü olmak tam bir bıçak sırtıdır, türkiye’de isen ya çok beğenilirsin bir hatun tarafından, ya da itin götüne sokulursun, çıkarılmazsın. öyle tehlikelidir sarışın yeşil gözlü olmak. yani yakışıklı olan buysa bir şansın var, çünkü yakışıklı olmasına rağmen kızın onu beğenmeme gibi bir ihtimal var) onları alt etmek istiyorsan tekniklerimizden birini kullanmaya derhal başlamalısın.
Continue reading…
bunun filmi de var. ama filmini izlemeden önce kitabın eleştirisini yapmak lazım. şu bir gerçek, ne zaman ki insanlar bir kitabın filmini çekmekten vazgeçecek, işte biz o gün gerçekten medenileşeceğiz. yapmayın oğlum şu kitaplara film…hem sikindirik filmler ortaya çıkıyor hem de kitabın okunması ihtimalini azaltıyorsunuz. adamı hasta etmeyin!
bunun filmini çekmek istiyorsak, bir dış sesin felsefi çözümlemeleri sürekli okuması, sorular sorması gerekli ki bu koskoca filmi bir “yemekteyiz” konseptine indirgeyebilir. o yüzden muhtemel hayal kırıklığından ötürü filmini izlememeyi düşünüyorum. ne clooney, ne tarkovsky kurtarabilir bu filmleri. (yine de iki filmden birinin başarılı olma ihtimali var, ama düşük işte.)
uzattım. konu, eternal sunshine of the spotless mind’ın tam tersi gibi düşünülebilir. onda insan zihnindeki izlerin silinebileceği gösterilmişti bunda da insan zihninde yer eden imgelerin tekrar vücuda getirilebileceği.
Continue reading…
“Kıçımın aydını” diye literatüre yerleşmiş güzide bir terimimiz var. Bunlar, tüm Türk tarihimiz boyunca reformizmi savunmuş. Ama Atatürk’ün temel aldığı reformizden çok uzak bir şekilde. Bu kıçımın aydınlarının Ermeni soykırımını kabul etmek gibi ilerici ve hümanist (lan?) hareketlerinden sonra bu aydınların geçmişteki icraatlarını düşündüm. Var olanı bozmayı reform sanan bu kişilerin bizi nasıl bir “seks” kölesi haline getirdiklerini…Medenileşelim derken, “metallerin birbirine sürtmesi sırasında çıkan ses gibi bir sesi olan hanımkızcağızlarımızın kaset çıkartmak için yaptıkları”nın aynısını yapmıştık. Onun bunun altına yatmıştık. Yaptık bunu. Gerçekten.
Continue reading…
Dr Breuer,
Son derece acil bir sorun için sizi hemen görmem gerekiyor. Alman felsefesinin geleceği sallantıda… Yarın sabah buluşalım.
Bu mektup, gücünü güzelliğinden ve güzelliğinin erkekleri hapsetme yetisinden alan Lou Salome’un özgüveninin, istediğini istediği zaman alabildiğini kanıtlayan bir özgüven patlaması… Bu emredici mektubu tüm Avrupa’da ünü yayılmış olan bir doktora yazması takdire şayan.
Continue reading…
Roma İmparator’u Ludwig, kutsal rütbeleri alıp satan, Hıristiyanlığın değerlerine saygısızlık yapan Papa Clemens’i engellemek için İtalya’ya gelmişti. Clemens’in seçimi seçim değil tam bir muamma idi, tepeden inmeydi. Seçim sağlıklı bir şekilde yapılamamıştı çünkü Avignon ile Roma arasında bu konuda bir otorite savaşı vardı. Kıyımlar yaşanmış kardinaller öldürülmüş, kiliseler yakılmıştı. Clemens’ten (saygınlık kazandırmak için Ioannes deniyor) önceki papa da esrarengiz şekilde öldürülmüştü. İmparatorluk için de iki isim birden öne sürülmüştü farklı isimli fakat eşit yetkili kişilerce. Yani aynı taht için iki isim ve bunların üstünde tek bir papa vardı. Durum karışıktı.
Bu arada Napolili Roberto, imparatorluğun iki imparatorunun da tanınmaması için papaya gerekçeler sunmuş, papa da ikisinin de imparatorluğunu meşrulaştırmamış, böylece kilise devletinin başında kalmayı başarmıştır Roberto.
Continue reading…
Ölümsüzlük, sayfalar boyunca olayları birbirine düğümleyip son sayfalarda da bunları çözüme kavuşturan sıradan bir roman değildir. Böyle olmamasının sebebi romanın kendi içinde ima edilir:
İnsanlar bir zamanlar uzakta yaşayan sevdiklerine özlem duyarlardı. Onlara ulaşmanın zorluğu bu özlemi iyice körüklerdi. Daha sonra yollar inşa edildi. İnsanlar artık uzaktaki sevdiklerine kavuşabilecek olmanın mutluluğunu duyumsuyorlardı ve bu imkanı kendilerine sunan yollara saygı duyuyorlardı. Zaman geçti, insanlar sevdiklerine ulaşılabileceği düşüncesini kanıksamış ve ömürlerini yollarda geçirmeye başlamışlardı. Yollara ve bu ulaşılabilirliğe alışan insanlar artık yolları, sevdiklerine ulaşmalarını engelleyen vakit kayıpları olarak görüyor ve bir an evvel bitmesini istiyorlardı. Oysa ki yollarda durup etraflarına bir baksalar, sonu hiçbir yere varmayan patikalarda yol alıp bilinmeyenleri keşfetseler, buralardaki zamansızlığın, benliği yitirişin keyfine varsalar, yolları bu kadar dert etmezlerdi. Roman için de bu geçerlidir. Ara olaylar bir an evvel okunup bitirilmek istenir, olaylar uzayıp düğümlendikçe can sıkmaya başlar; amaç düğümlerin nasıl çözümleneceğini öğrenmektir. Bu romandaki olayların bir kısmı hayattaki düğümlerden sıkılmış, çözümü yolun sonundaki hedefe ulaşmaktansa, bu düğümlerdeki güzelliği keşfetmeye çalışmak, yalnızlığına, ‘ben’ine ulaşmak istemeye başlayan Agnes’in başından geçmektedir.
Continue reading…
25 Nisan 2009′da İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin düzenlediği sempozyumdaydım.
Acemice ama gayet iyi niyetle hazırlanmış bir sempozyumdu.
Hepimiz Anar’ın yüceltileceğini, yüceltilmese bile ne bileyim pohpohlanmasını bekliyorduk. Murat Belge ile başlayan dalganın ardından öyle olmayacağını düşündük. Kişi hakkında yeterli bilgisinin olmadığını belirten Belge’nin kısa konuşmasından sonra ( hepimizin ezbere söylediği ses-nefes ilişkisinden dem vurdu yalnızca ) Ahmet İnam yüreğimize su serpti. Anar’ı tam da istediğimiz gibi tasvir etti. Biraz rahatladık.
Continue reading…

eskiden böyle bir şey vardı. insanlar tatile, geziye gittikleri anadolu’nun ücra köylerinde ara sokaklara girer, yerel halkla konuşur, halini hatrını sorarlardı. köylüler de ziyaretçileri ağırlar, yeri geldi mi konaklatırdı. hoş beş yapılır, evin kızının çeyizlerine bakılır, bakraçlar dolusu süt ikram edilir, ağaçlardan kayısı toplamaya gidilirdi. şimdi herkes değişti. asosyal değil belki ama sevimsiz ve samimiyetsiz bir hal aldı insanlar. gidiyorlar, uzaktan köylülerin resimlerini çekiyorlar, üç beş de manzara resmi, sonra da facebook’a falan koyup “çok gezginiz biz hacı, öyle böyle değil, anadolu gördük, paris gördük, süperiz” mesajı veriyorlar.
Radikal fikirler sunmak istemiyorum ama son aylarda nevroz ve sonuçlarına kafayı taktığımdan hakkında çok düşünüyorum. Gözüme herkes nevrotik gelmeye başladı, öncelikle kendim tabii ki de… Niçe falan için de nevrotiğin kralı demek istiyorum, yazı da hazırladım ama gel gör ki radikal fikirler sunmak istemiyorum. Genciz, ateşliyiz, bir yanlış yapmayalım. Haydi selamün aleykim beybiler, seksi canavarlar sizi.
İnsanların daha çok acı çektiklerini anlatmak istemelerinin ardında nevrotik hak talepleri yatar. Karşılanmamış, giderilmemiş hak talepleri, herkesten çok mutlu olma istekleri; bunun için gerekli özelliklerin kendilerinde herkestekinden fazla olduğu inancı yüzünden kenara itilmişlerdir; başkalarının hayatlarının geneline bakmadan belirli noktalarda kendilerinden çok üstün olduklarını gördüğü insanlara açıkça kin besler; onların kişiliğine hakaret ederek kendisini rahatlatır. Bu da yetmezse dünyanın adaletine sığındığını söyler. Bu mutsuzluğunun karşılığı olarak onlara kin duyma hakkını kendinde görür. Bu da yetmezse acıyı çekenin kendisi olduğunu ve buna karşılık mutluluğu hak ettiğini savunur. Bunun için de çektiği acıları ballandıra ballandıra anlatır. Kişi, usdışı hak taleplere sahip olduğu ve bütün insanların bu haklarına saygı gösteremeye mecbur olduğu iç dünyasından gerçek dünyaya döndüğü anda kafası bulanır, en basit “gerçek dünya” haklarını bile savunamaz hale gelir. Birinden ödünç verdiği kalemi isterken bile aşırı bir çekingenlik gösterir. Çünkü iç dünyasındaki sınırsız özgürlüklerinin ne kadarına gerçek hayatta sahip olduğuna karar verememiş, algılayamamıştır. Bu kararsızlık daha büyük sorunlara neden olacaktır. Bu kararsızlıkla eyleme geçmeye cesaret edemez, mutlak bir atalete düşer; bu arada mutlu olması gerektiğine inancı da hala alevlidir. Bu ikilem onu hırçınlaştırır.
Continue reading…
HTTPClient apache commons codec’e bağımlı.
Projenin içerisine bunu koysan bile Glassfish’de runtime’da bu hatayı alıyorsun.
Almamak için domain library’nin altına da codec kütüphanesini koymalısın. Hayırlı olsun.